15 Eylül 2009 Salı

Değişik bir lider

Latin Amerika'nın ekonomik krizlerden belini doğrultamayan ülkesi Arjantin'de bu yıl yapılan seçimlerden yeni bir umut doğdu. Siyasi arenada pek tanınmayan bir isim olan 'sol Peronist' kesimden Patogonya Valisi Nestor Kirchner, marttaki seçimden, adı yolsuzlukla anılan eski Devlet Başkanı Carlos Menem'in seçilemeyeceğini anlayarak çekilmesiyle, zaferle çıktı. Kirchner'in ilk işi 1976-83 cunta döneminden kalan yetkililerle hesaplaşmak oldu. Ordu, polis ve yargı cuntacılarla bağlantılı yüzlerce isimden temizlenirken, cunta liderlerini koruyan af yasaları kaldırıldı. Ağustosta aralarında 'sarışın ölüm meleği' lakaplı yüzbaşı Alfredo Astiz'in de bulunduğu 45 cuntacı yargı önüne çıkarılıp tutuklandı. Ekonomiyi düze çıkarmayı vaat eden Kirchner eylülde IMF'yle 12.5 milyar dolarlık borç anlaşması yaparak piyasalara biraz soluk aldırdı. Ama geçen hafta 'Piqueteros' denen işsiz göstericilerin 40 bin kişilik protestosunda bomba patladı ve 21 kişi yaralandı.

Bem'de iki mucize daha

İran'ın Bem kentinde gerçekleşen depremin mağdurları, beşinci geceyi de sokakta geçirdi. Ölü sayısının 50 bini geçmesi beklenirken önceki gün 4 aylık bir bebek ile 12 yaşındaki bir kız enkazdan sağ çıkarıldı. Depremzedeleri sevindiren başka bir olay ise Fransız hastanesinde iki erkek bebeğin doğmasıydı. İran'a uluslararası yardımlar sürerken 1979'dan beri diplomatik ilişkilerinin olmadığı ABD de, 80 kişilik bir ekiple yardım çalışmalarına katıldı. Halkın sıcak karşıladığı ekibin Bem'de bir sahra hastanesi kurmak için izin alıp hazırlıklara başladığı belirtildi.

Mario yeniden 'erkek' bir köpek

Hayvanları kısırlaştırma işlemi dertsiz bir çözüm gibi görülse de kısırlaştırılan kedi ve köpeklerin huylarının değişmesi, bazı hayvanseverlerin canını sıkıyor. Ancak bunun da çaresi yok değil. Şimdi ABD'de kısırlaştırılan erkek köpeklere, yapay testis takılıyor. Böylece kısırlaştırılan köpek kendine yabancılaşmıyor ve huysuzlaşmıyor. Beş yaşındaki Mario, yeni yıla yeni ve yapay testisleriyle girdi. ABD'nin Maryland eyaletinde sahibi Rolf Ramelmeier ile yaşayan Mario, operasyon sonrası biraz gergin olsa da, doktoru Flavia Del Mastro, yakında daha iyi hissedeceğini söylüyor.

Kilo verdiren 'efedra'ya yasak

Bitkisel uyarıcı efedra Britanya'dan sonra ABD'de de yasaklandı. Rejim yapanların sık sık başvurduğu efedranın kalp hastalıklarına yol açtığı anlaşıldı.
ABD hükümeti, kilo vermeye yardımcı olan ve enerji veren bitkisel bir uyarıcı olan efedrayı (deniz üzümü) yasakladı. Hükümet, aralarında kalp krizi geçirenler de olan 16 bin kişinin rahatsızlanması ve bunların efedra kullandığının saptanması üzerine ilacı yasaklama kararı aldı. ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), ilacın yasaklandığını üreticilere bildirdi. FDA açıklamasında, "Kilo kaybına neden olan efedranın kan dolaşımını olumsuz yönde etkilediği ve yüksek tansiyona yol açabildiği görüldü. Tüketicilere bu ilacı almamaları önerilir" denildi.

Avrupa ödüllü 'şifa evi'

İSTANBUL - Yıl 1488. Osmanlı padişahı Sultan 2. Bayezid, Akkirman seferi hazırlıkları için Edirne'ye gittiğinde, kendisine şehrin bir darüşşifa ihtiyacından söz edilir. Bu ihtiyacı kabul eden padişah, Edirne içinde darüşşifayı kuracak bir külliye yapılmasını emreder... Külliyenin 11 bölümünden en önemlisi, bugün Sağlık Müzesi'ne dönüştürülen Darüşşifa kısmıdır ve uzun yıllar boyunca akıl hastalarının tedavi edildiği bir merkez görevini görür. Hem de dünyada görülmemiş metotlarla...
Darüşşifa'da uygulanan tedavilerde dönemin tıp bilgilerinin yanı sıra, müzik, su sesi ve güzel kokular da etkin şekilde kullanılır. 10 kişiden oluşan 'hanende' ve 'sazende' gruplarının haftada üç gün konser verdiği şifahanede, Türk musikisi makamlarının iyileştirici etkisinden yararlanılır.
1682 yılında Edirne'ye yolu düşen Evliya Çelebi de külliyeden, "Orada bir Darüşşifa vardır ki, dil ile, tarif ve kalemler ile yazılmaz" diye bahseder. Ancak bu eşsiz şifa evi, Rus işgalleri sırasında kapatılır. Hastalar İstanbul'a gönderilir.

Koyun ahılından müzeye
Kâh boş bir viranelik, kâh mahallenin koyun ağılı olarak geçirdiği uzun bir bekleyişin ardından 1984 yılında Trakya Üniversitesi'ne devredilen külliye, eski güzel günlerine dönmese de, öğrencilerin restorasyon çalışmalarıyla eski görkemli görüntüsüne kavuştu. 1997 yılında da Darüşşifa, Trakya Üniversitesi'nin yoğun çabalarıyla müzeye dönüştürüldü. Sultan 2. Bayezid Külliyesi içindebulunan tarihi yeniden canlandırmakla kalmayıp, ödüle taşıyanlardan Trakya Üniversitesi Tıp Tarihi Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Ratıp Kazancıgil, dönüşüm sürecini anlattı:
Müzeniz Avrupa Müze Ödülü'ne layık görüldü. Bu ödülü alabilmek için hangi kriterlerin karşılanması gerekiyor?
Bu ödülü alabilmek için müzenin son iki yıl içinde açılmış olması veya eski müzenin önemli ölçüde ve farklı bir yorumla yenilenmiş olması gerekiyor.
Türkiye'de bir müzenin bu ödülü alması bir ilk mi?
Türkiye'den daha önce 1993 yılında İstanbul Arkeoloji müzesi bir Slovenya müzesi ile birlikte bu ödülü paylaştı. Avrupa Müze Ödülü alan müzelerimiz var. Ancak Konsey Ödülü ikinci.
Ödüle nasıl başvurdunuz?
Başvuruyu Mart 2003'te yaptık ve mayıs ayı içinde Avrupa Müze Formu adaylığımızın kabul edildiğini açıkladı. Türkiye'den tek aday müze bizdik. 4-5 Temmuz 2003 tarihinde de jüri tarafından iki günlük denetimden geçtik. Denetim sonucu müzemiz, mimarisi, konusu, sunum tekniği ve yorum açısından çok başarılı bulundu. 27 Kasım 2003'te Strasbourg'da toplanan jüri, 2004 yılı Avrupa Konseyi Büyük Ödülü'nü müzemize vermeyi kararlaştırdı. 5 Aralık 2003'te Avrupa Konseyi Kültür Bilim ve Eğitim Komitesi de bu sonucuonayladı. Ödülümüz ise 27 Nisan 2004'te Avrupa Konseyi Parlamentosu toplantısı esnasında verilecek ve müzemizi tanıtıcı bir sunum yapılacak. Ödül olarak 5 bin euro para ödülü ve diplomanın yanı sıra Joan Miro'ya ait heykel, bir yıllığına sergilenmek üzere müzemize teslim edilecek.
Restorasyon aşamasında binalar öğrencilerin ders alanı olarak kullanılmış. Bu durumda eski ağılı müzeye dönüştürmek size ne kadara mal oldu?
1984 yılından bu yana Trakya Üniversitesi bu binaları yaşatmak için para harcıyor. 2003'te yalnızca 100 milyar liraya yakın bakım-onarım yapıldı. Sadece fiziki harcamalar değil, Trakya Üniversitesi burada 10'a yakın personel istihdam ediyor. İstanbul Ruh Hastalarını Readaptasyon Derneği de Pisikiyatri Tarihi Bölümü'nün düzenlenmesi ve daha sonra ses ve ışık sistemi için azımsanmayacak harcamalar yaptı. Edirne Valiliği'nin de katkıları oldu.
Müzede neler sergileniyor?
Müzemizde başarılı bir 'fikrin sergilenmesi' var. Bu yöntem çağdaş müzeciliğin başarılı örneği olarak kabul ediliyor ve sanırım ülkemizde de başka bir örneği yok. Klasik anlamda eski eser yok. 500 yıl öncesinin hastanesini düşünün. Normal hastalarla, akıl hastaları aynı mekânda tedavi ediliyor. Bu ortam cansız mankenlerle, o dönemin aksesuvarlarıyla, su sesi ve musikiyle canlandırılmış durumda. Müzeyi gezen biri o dönemi yaşıyor. Müzemizde sunumun yanı sıra başarılı bir ses ve ışık düzeni var. Şadırvandan akan suyun çıkardığı huzur verici ses musikiye karışıyor ve ziyaretçiler bu ses ve ışık ortamında bir Osmanlı hastanesindeki, o zamanın yaşamını hissediyor.
15 ve 16. yüzyıllarda Avrupa'da psikiyatrik rahatsızlıklar hastalık sayılmazdı ve içlerine şeytan girmiş tanısı ile bu hastalar yakılır veya dışlanırken, bu mekânlarda bir hastalık sayılmış ve dönemin hekimlik bilgilerinin yanı sıra müziğin ve su sesinin etkisiyle tedavi edilmiş.
Turistlerin ilgisi nasıl?
Müzemiz kurulduğu 1997 yılında 7 bin civarında ziyaretçisi olmuş. Geçen yıl bu sayı 48 bine, bu yıl ise 55 bine ulaştı. 55 binin 2 bin kadarı yabancı turist, diğerleri ise yerli ziyaretçiler. Türkiye'de haftanın yedi günü açık olan tek müzeyiz. Yarattığımız bu değerleri herkesin görmesini istiyoruz.



--------------------------------------------------------------------------------


Hafakana Irak, zihne İsfahan makamı
Müziğin hastalıklarla olan ilgisi çok eski tarihlerden beri biliniyor. Osmanlı döneminde de makamların huzur verici etkisinden yararlanılmış, hangi makamın hangi hastalığa iyi geldiğine dair sınıflama bile yapılmış. Osmanlı şair hekimlerinden Şuuri Hasan Efendi, 'T'adil Ül-Emzice' adlı eserinde, musiki makamlarının hastalıklarla olan ilgisini şöyle sınıflandırmış:
Rast makamı: Havale ve felç için
Irak makamı: Har mizaçlılara, hafakana faydalı
İsfahan makamı: Zihni açar, zekâyı artırır, anıları tazeler
Zirefgent makamı: Sırt ve eklem ağrılarının ve kuluncun tedavisinde faydalı
Rehavi makamı: Baş ağrısına deva
Büzürk makamı: Ateşli hastalıklara iyi gelir, zihni temizler, vesvese ve korkuyu uzaklaştırır, fikre yön verir
Neva makamı: Kadın hastalıklarına iyi gelir
Zengule makamı: Kalp hastalıklarına karşı
Hicaz makamı: İdrar zorluğuna iyi gelir, cinsel yönden uyarıcı etkisi vardır
Buselik makamı: Kulunç ve bel ağrılarının ilacı
Uşşak makamı: Kalp, karaciğer, sıtma ve mide hastalıklarına karşı iyi gelir.

Evinden elektrik telleri geçiyor!

Erdemli ilçesinde görenlere 'pes' dedirtecek bir ev var. Tek katlı binasının üzerinden geçen elektrik hattının kaldırılmasını isteyen, ancak sonuç alamayan 23 yaşındaki Nebi Baz, kablolar evin içinden geçecek şekilde ikinci katı çıktı. Baz, "1976 yılında tek katlı ev yaptık. Geçen ekim ayında evin üzerinden geçen hattın kaldırılması için Tedaş'a başvurdum. Gönderilen cevap yazısında hattın güzergâhının değiştirilmesi için direk parası ödenmesi istendi. Oysa arazi benim girişimlerim sonuç vermeyince kabloları pencerelerden geriçip ikinci katın inşaatını bitirdim" dedi.
Tedaş Erdemli İlçe Başmühendisliği Sorumlusu Zeka Sarı ise, "Şu anda iş planı çerçevesinde gereken yapılacak. Ancak, bize müracaat etmeden önce yaptığı tehlikeli iş kendi sorumluluğu altındadır" diye konuştu.

Anıtkabir'in altındaki tümülüs

Mustafa Kemal Atatürk'ün ebedi istirahatgâhı Anıtkabir'in kurulduğu Rasattepe'de yüzlerce yıl önce Frig büyüklerinin mezarları vardı.
Prof. Dr. Tahsin Özgüç, Anıtkabir'in yapımı sırasında ortaya çıkan iki ayrı tümülüste 1945 yılında yapılan kazılarda, Friglerin ölüleri yakarak küllerini toprak kaplarıyla gömdükleri iki mezarın ortaya çıktığını belirtti. Özgüç şöyle konuştu: "1945 yılındaki kazıda arkeolog Mahmut Akok'la birlikte çalıştık. M.Ö. 8. yüzyıla tarihlendirilen mezarlarda, çeşitli kaplar, mızrak ve ok uçları, iki el tası ile üzeri çok ince işlenmiş tunç kemer tokası bulundu. Kazılarda bulunan bu eserler Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde koruma altına alındı.
Bugünkü Anıtkabir'in kurulduğu alanda, tümülüslerdeki mezar odalarında da Frig âdetlerine göre gömülmüş, iki Frig büyüğünün toprak kaplardaki küllerini bulduk. Frig kültüründe zenginlikten çok anıtsallığın vurgulanması için mezarlar tümülüs şeklinde yapılırdı."


Dünyada eşi yok
Kazı raporuna göre, 8.5 metre yüksekliğinde ve 50 metre çapındaki ilk tümülüste yapılan kazılarda bulunan yaldızlı tunçtan yapılmış ince işlemelerle süslü kemer ve tokasının, dünyada 'eşsiz' olduğu belirtiliyor.
Frigler, Anadolu'ya M.Ö 12. Asır başlarında kavim göçleri sırasında gelmişti. Hitit devletini yıkarak Anadolu'da yeni bir devlet kuran Friglerin başkenti, Polatlı yakınında bulunan Gordion şehri idi. Gordion çevresindeki Frig prens, prenses ve krallarına ait tümülüslerde yapılan kazılarda, pek çok eser bulunmuştu.

'Kuul' Bill

Tarantino'nun '4. Filmi'nin '1. Cilt'inin başlarında, popüler kültürü çok sevdiğini söyleyen sinemacının samimiyetini belgeleyen 'pop' bir sahne var. Kaliforniya'nın gıcır gıcır bir banliyösünde eski katil yeni ev kadını Vernita Green'in evinin kapısı çalınıyor, gelen filmin intikam meleği Gelin; kızlar hemen, anında kapışıyorlarsa da, biraz sonra Vernita'nın küçük kızı okuldan dönüyor. Büyük kızlar ölümcül kavgalarını kesip küçük kıza 'sadece köpeğin etrafı batırdığı' konusunda güvence veriyorlar. Üstadın yeni filminin bu çeşit 'kuul'lukları, 'Pulp Fiction'da araba tümseğe çarptığı için kazayla beyin dağıtan ya da kanlı ellerini silecek havlu bulamamayı hayatta en büyük aksilik sayan siyahlı adamların zalim, 'harcayan abi' mizahından uzak. Bunun böyle olmasının önemli bir sebebi, filmin ('Jackie Brown'da da olduğu gibi) kadın burcunun etkisi altına girmiş olması. 'Kill Bill', temel olarak, 'girl power/kız gücü' denen o çok pop, çok çizgi roman, çok tüketilebilir, neşeli 'feministimsi şey'e yaslanıyor. (Uma Thurman'ın beceriksiz Yakuzacının kılıcını unufak ederken gösterdiği şefkat, kastrasyonda bile annece bir merhamete ulaşılabileceğinin kanıtı!) 'Kill Bill' bir alışveriş listesi kadar basit olay örgüsünü işletirken, Kaliforniya üzerinden Teksas'a, Okinawa üzerinden Tokyo'ya zıplamasıyla olduğu kadar, türlere, tavırlara, tarzlara yaklaşımıyla da gayet ayağına tez. Sam Peckinpah gibi başlayıp David Lynch gibimsi devam eden (sonra gene Peckinpah), araya son derece güzel bir manga bölümü, sona da Tokyo'ya monte edilmiş Fellini gibi bir toplu dövüş sahnesi oturtuveren film, zaten François Truffaut'nun Jeanne Moreau'lu 'Gelin Siyah Giyiyordu'sunun yeniden formatlanması gibi de birşey. Yalnız buradaki gelin son derece şık eşofmanlar giyiyor; Tarantino kuşağının Jeanne Moreau'su Uma Thurman, düğünü kanlı biçimde yarıda kesilmiş Gelin rolünde her şeyden önce 'kız gücü'nün eksiksiz bir ifadesi.
'Kill Bill'in kendisi de bir sürekliliğin ifadesi. Truffaut'da olduğu gibi, Amerikan pulp edebiyatının Fransız Yeni Dalgasının kıyılarına çapması ile karşı karşıya değiliz burada sadece. 'Fransız Yeni Dalgasıyla yıkanmış Amerikan pulp edebiyatıyla büyümüş yönetmenin filmini bir de Hong Kong sineması, new age felsefesi ile vaftiz ettiği' söylenebilir. (Böylece, bir taşla iki kuş, Tarantino'nun kimi sahnelerinin kitsch, 'mübalağalı', 'hiperbolik' tadını da kâğıt üzerinde yakalamış oluruz. Kaldı ki 'hiperbola', 'mübalağa' Tarantino'nun duygusal biçimde bağlı olduğu amcası Godard'ın da pek sevdiği şeylerden biridir.) Borges, 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başı edebiyat tarihinde etkiler meselesini anlatmaya çalışırken, 'Valery'yi doğuran Mallarme'yi doğuran Baudelaire'i doğuran Poe'dan' bahseder, bir yorumcu da en başa da Borges'i oturtabileceğimizi söyler. Benzer biçimde, Godard Truffaut'yu doğuran Amerikan Sineması'nı doğuran Amerikan ucuz romanından bahsedebilir, en başa da Tarantino'yu oturtabiliriz. (Bu bir döngünün kapanması anlamına da gelir.) Godard'ın 'Pierrot le Fou'sunda, kan o kadar soyut bir şeydir ki, arasıra mavi ya da başka renk de olur. Aktris Lucy Liu, 'Kill Bill'deki kanın da çok soyut olduğuna, o kadar ki sonunda bazı sahnelerde siyahbeyaz'a, bir bakıma benzine döndüğüne işaret etmiş ve eklemiş: 'İşte sinema bu! İşte sanat bu!' Kendisi, filmin sonundaki kârlı Japon bahçesindeki dövüş sahnesinin güzelliğine, kuyunun inip çıkan çıkrığının ahengine yakıştığı gibi, filmin ruhunu, mübalağa sanatının mantığını da anlamış görünüyor. Tarantino, belirtmekte fayda var, çok ticari bir sinemanın formülünü kapmış olmakla birlikte, tarihine referanslarla bezeli bir tür sanat sinemasının de son temsilcilerinden biri. Kan onun için, bu filmde artık daha da bariz olduğu üzere, 'aniden fışkıran' bir fikir sadece. Kan'ın 'tezahürleri' hakkındaki 'mülahazaları' seyircilerin takdirine bırakıyor ve/ama 'Kill Bill'le gerçekten eğleniyoruz.

Başcambazın marifetleri

Milattan Sonra 2003, Türkiye'de futbolun gerileyişinin başlangıç noktası olarak belirginleştiği, ligimizin çapının biraz daha küçüldüğü, 'eski güzel oyun'a sadakatle bağlı olanların, futbol emekçilerinin 'düzen'e olan güven kırıntılarının hoyratça tüketildiği, iç karartıcı bir yıl olarak alacak yerini tarihimizde... Çöküşün mimarlarından Bülent Yavuz, o yılın bir anlamda değerlendirmesini yapmak üzere basın üyelerinin karşısına çıktığında gayet 'dolu' olduğundan söz etti. Futbolla ilgilenen herkesin mutlaka kesintisiz olarak izlemesi gerektiğini düşündüğüm olağanüstü bir demagoji performansıyla ve elbette salonda çınlayan gür sesiyle eşsiz bir gösteri sundu bizlere.
Öncelikle spor basınının büyük çoğunluğunun okumadığından, hakem olmanın ne demek olduğunu bilmediğinden yakınan komite başkanının yanında nasıl inciler getirdiğinin anlaşılması uzun sürmedi. Basının hakemlere yanlış yaklaşımlarının onların kamuoyunda kötü bir biçimde tanınmasına yol açtığını, statlardaki şiddetin de bu 'propaganda' sonucunda oluştuğunu muzaffer bir edayla bildirdi seminer katılımcılarına. Bu saldırgan çıkışın ardından bir anda tutumunu paylaşımcı bir çizgi olarak yansıtmak isteyen 'demokrat' bir yönetici karikatürüne dönüştüren Yavuz, 'Hiçbir gizli işimiz yok' sloganıyla basını kendi eğitim seminerlerine davet etti (konuşmasının sonlarında seminerin bir bölümünü basına kapatacağını duyurdu o şeffaf insan!) Sorulacak her soruya yanıt vereceğini açıklarken bir daha asla kurtulamayacağımız bir çelişkiler denizine çekildik: "Geçmiş yıllarda sorularınıza yanıt veremedim, kaçtım. Artık bilgi ve birikimim buna müsait."
Bu açıklamanın ardından, kendisinde nasıl liderlik özelliği bulunduğundan, makamını ülke futbolunun çağ atlaması için kullandığından dem vurdu. Bu kendine hayranlık nöbeti yerini çok geçmeden komplo teorilerine bıraktı. Eski hakemlerin koltuğunda gözlerinin olduğunu söyleyip politik bir kıvraklık örneğiyle görevi devretmekten çekinmeyeceğini dile getirdi. Sık sık 'paranoya' ve 'senaryo' sözcüklerini savuruyor, konuştukça açılıyor, coşuyordu. Kavga halindeydi durmamacasına kendiyle ve herkesle. Büyük bir şaka gibiydi Türk futbolunun acı gerçeği.
Yarım sezonun en berbat hakemlerinden Muhittin Boşat'a yöneltilen eleştiriler karşısında onu akla zarar gerekçeler üreterek savundu: "Evet, koşamıyor. Ne yapalım, harcayalım mı onu? Muhittin o kadar iyi bir insandır ki, ona hiç düşünmeden eşimi emanet ederim." İşte hakemlik kurumunun en üst noktasındaki kişinin düzeyini ve hakemlik ölçütünü ortaya koyan inciler. Hayret edemeyecek denli içiniz kalkıyor.
Naçiz yazarınız, İstanbulspor-Konyaspor maçındaki hakem skandalını sorduğunda, 'paranoya' ve 'senaryo' yakıştırmalarıyla karşılandı. Bülent Yavuz, sahadaki rezaleti, bütün çıplaklığıyla yansıtmaktan çok uzak, yarım dakikalık bir NTV-Videolig görüntüsüyle aklamaya çalıştı. Oturumun ardından yanıma gelen, başta maçı TRT'den anlatan Erdoğan Arıkan olmak üzere çok sayıda meslektaşım (servislerinden iddialarımı da doğrulatarak) desteklerini bildirdiler.
2004 yılında güçlü kişilikleri ve donanımlarıyla oturdukları koltuğu doldurabilecek yeni yüzlerin sporumuza yön vermesini diliyorum, umutsuzca.

İyi uykular Türkiyem...

2004 yılının bu ilk sabahında herkese merhaba... Böyle bir günde ne yazılır, daha doğrusu ne okunur? Klasik yazılar vardır; iyi seneler dilemekle başlar, hayale varan temennilerle biter... Bugün ben tam tersini yapmak ve uyuduğumuz derin uykudan uyanmamıza yarayacak bir rüyamdan bahsetmek istiyorum. Aklınıza şöyle bir soru gelebilir;
'Uykudan uyanmamız için uyurken gördüğün rüyayı mı bize anlatacaksın?' Rüyanın gerçek, içinde bulunduğumuz şu anın rüya olmadığına dair elinizde bir delil var mı?
Sevgili dostlar, konuyu çok uzatmadan 'uyurken gördüklerime' veya diğer bir ifadeyle 'uyanıkken görüp, uyurken size aktarmak istediklerime' geçelim. İşte gördüğüm ve beni çok rahatsız eden sahneler; Uyanıyorum, evin içindeyim. Dışarıdan kalabalık topluluklar halinde insanlar bir aşağı, bir yukarı geçiyorlar ve kendi aralarında uğultuya varan bir sesle konuşuyorlar. Dayanamıyorum, giyinip aceleyle dışarı çıkıyorum. Evin hemen yanında bulunan ve önünde kalabalık bir grubun olduğu okula doğru yöneliyorum. Durup, 'yüzlerinde suçluların telaşı ve rahatsızlığı' olan kalabalığa soruyorum; 'Ne oluyor, çocuklara bir şey mi oldu?' Herkes susup başını öne eğiyor. Anlıyorum ki olan bitenden hepsi suçlu. Yaşlı bir amca cevap veriyor; 'Gözünde yaş var...' Anlayamıyorum ilk önce. Kimin gözünde yaş var? Çevreme bakındıktan sonra, dönüp, eğilerek yaşlı amcaya soruyorum; 'Kimin gözünde yaş var?' Cevap vermek istemiyor ve eliyle bahçede duran Atatürk büstünü gösteriyor. Bulunduğum yerde gördüklerime inanmıyor ve birkaç dakikalık suskunluktan sonra biraz daha yaklaşıyorum. 'Büst ağlar mı?' diyorum içimden, 'Bu bir rüya, gerçek olamaz' diye tekrarlıyorum. Büst ağlıyor, gerçekten ağlıyor... Okulun bahçesinde bulunan ve eliyle bir şeyler anlatmaya çalışan, oynamayan dudaklarıyla sanki modern Türkiye'yi tasvir eden Atatürk büstünün gözünden yaşlar akıyor... Duruyorum, durmuyorum olduğum yere çakılıyorum. Bir yandan da soruyorum kendime 'Biz ne yaptık?' Cevap yine kendi içimden geliyor; 'Asıl sorman gereken ne yapmadığımız ?' Karmaşık duygular içinde okul bahçesinden çıkarken, aklıma eve gidip gördüklerimi televizyon kanallarına bildirmek geliyor. Koşmaya başlıyorum. Koşuyorum, koşuyorum... Tam eve yaklaşırken bir grubun daha toplandığını ve diğer mahalledeki okula doğru yöneldiğini görüyorum. İçimden herhalde çocuklarını alıp, olanları göstermeye götürecekler diyorum. Eve varınca ilk işim televizyonu açmak ve heyecandan bir türlü bulamadığım telefonu aramak oluyor. Birkaç dakika içinde telefonu buluyor, bir yandan numaraları çevirirken bir yandan da kanalları dolaşmaya başlıyorum. Altında 'parapsikolog' yazan bir bey konuşuyor, diğer bir kanalda ise medyumlar toplanmış. Daha ciddi olanları da var. Profesörler, fizikçiler... Anlıyorum ki bir şeyler oluyor. Telefonu bırakıp izlemeye başlıyorum. Bir kanalda haberin başını y
akalıyorum. Duyduklarıma inanamıyor ve 'Uyan oğlum bu ancak rüya olabilir' derken, spikerin ağzından şu cümleleri duyuyorum; 'Bugün Türkiye genelinde normal fizik kuralları çerçevesinde açıklanamayacak ilginç bir olay oldu. Saat tam 09:05'te ülke genelindeki bütün Atatürk büstlerinin gözünden yaşlar gelmeye başladı...' Gördüklerime daha fazla dayanamıyor ve daralan yüreğimin baskısıyla kendimi evden dışarı atıyorum...
Tam bu sahneyi yaşarken, çalan saatin sesiyle uyanıyorum...
'Oh be' diyorum neyse ki rüyaymış?'
Sevgili dostlar, gördüklerimi aynen size aktardım. 2004 yılının bu ilk sabahında okuduklarınızı düşünerek endişelenmenize gerek yok. Biz Atatürk'ü ağlatacak ne yapıyoruz ki?
Hem zaten rüya...
 
makinesi | hemen çevir | icra | Firefox E-Book Reader | havlu kenarı danteli örnekleri | ilahi dinle